Hava yastıkları 80'li yılların başında ortaya çıktıklarından beri binlerce hayatı kurtarmışlardır. Aslında hava yastıkları İkinci Dünya Savaşı sırasında uçakların yere çakılmalarında bir önlem olarak tasarlanmış ve ilk patent o zamanlarda alınmıştı.
Hava yastıklarının arabalara uygulanmasında birçok problemle karşılaşıldı. Basınçlı havanın araba içinde muhafazası, süratle şişmenin sağlanması, ani şişme sırasında yastığın patlamasının veya kişiye zarar vermesinin önlenmesi vs...
Hava yastığında üç ana parça vardır. Birincisi yastığın kendisi ki, ince naylon iplikten yapılmış ve konsolda bir silindir üzerine sarılmıştır. Aslında sürücü tarafındaki hava yastığı diğerlerinden farklıdır. Diğerleri tipik bir silindir şeklinde iken sürücü tarafındaki direksiyonun ortasına uyacak şekildedir.
İkinci olarak yastığa ne zaman şişeceğini bildiren, arabanın ön tarafında bir sensör vardır. Bir tuğla duvara yaklaşık saatte 15-25 kilometre süratlşe çarpıldığında oluşacak kuvvet karşısında sinyal verecek şekilde ayarlanmıştır.
Son olarak da şişme sistemi vardır. Hava yastıkları sıkıştırılmış veya basınç altındaki havanın veya bir gazın salıverilmesiyle şişmezler. Bir kimyasal reaksiyonun sonucunda şişerler. Bu kimyasal reaksiyonun ana maddesi "sodyum azide"dir, yani NaN3. Normal şartlarda durağan olan bu molekül ısıtılınca anında ayrışır ve ortaya nitrojen gazı çıkar. Çok az miktarından, yani 130 gramından 67 litre nitrojen çıkabilir.
Ancak bu ayrışmadan ortaya bir de sodyum (Na) çıkar ki, çok reaktiftir. Su ile birleşince vücuda bilhassa gözlere, buruna ve ağza ağır tahribat verebilir. Bu tehlikeyi önlemek için hava yastığı üreticileri kimyasal reaksiyonda sodyum ile birleşebilecek bir gaz daha kullanabiliyorlar ki, bu da potasyum nitrattır (KNO3). Bu reaksiyondan da yine ortaya nitrojen çıkar.
Arabanın önündeki sensör belli bir seviyenin üstündeki çarpmada, NaN3 çözülür, açığa çıkan nitrojen hava yastığına dolarak şişirir. Burada ilginç olan sensörün çarpmayı algılaması ile yastığın şişmesi arasında geçen zamandır. Sadece 30 milisaniye yani 0.030 saniye.
Bir saniye sonra yastık üzerindeki özel delikler vasıtası ile kendi kendine söner ve kazazedeye devamlı baskı yapılmasına mani olur.
18 Mart 2012 Pazar
Beyaz Ve Kahverengi Yumurtalar Arasındaki Fark Nedir?

Bakkaldan veya marketten yumurta alırken kabuğunun rengi sizin için önemli mi, bu konuda bir tercihiniz var mı? Sizce kabuk renkleri farklı olan yumurtaların içleri de besin değeri olarak farklı olabilir mi? Tavukların niçin bazılarının yumurtaları beyaz da bazılarının açık kahverengi?
Bu konuda iki zıt ama ikisi de yanlış olan görüş var. Kabuktaki beyaz rengin, yumurtanın ideal oluşumunu tamamladığını gösterdiğini, bunun dışında bir renk değişiminin kalitede düşüş anlamına geldiğini iddia edenlerin yanı sıra kabuğun rengi ne kadar koyu ise besin açısından da o kadar değerli olduğunu ileri sürenler de var. Genellikle Avrupa ülkelerinde kahverengi yumurtalar makbul sayılırken ABD'de durum tam tersidir.
Oysa her iki görüş de yanlıştır. Besin değeri, lezzet ve pişme karakteristikleri bakımından her iki renk yumurtanın da içi aynı değerdedir. Her iki yumurtada da aynı miktarda protein, mineral ve vitaminler (C vitamini hariç) vardır. Tabii tavuğun yediği yemin kalitesi de belirli farklar yaratabilir.
Yumurtanın içi değil de kabuğunun rengi ile haklı olarak ilgilenenler sadece onları paketleyenler ve satanlardır, çünkü bir pakette hep aynı rengin olması müşteri tarafından tercih edilmektedir.
Tabiatta yaşayan hayvanların yumurtalarını renkli veya koyu renkte hatta gölgeli ve çizgili şekilde yumurtlamalarının ana nedeni, bu yumurtaları yemek isteyen düşmanlarına karşı kamuflaj yaparak neslin devamını sağlamaktır.
Yumurtaların kabuklarının renklerini, tavuğun kökenine, atalarının yaşadığı yerlere bağlayanlar da var. Bu görüşe göre Asya kökenli tavukların yumurtaları kahverengi, Akdeniz kıyıları kökenlilerin ise beyaz oluyormuş.
Daha çok kabul gören bir diğer görüşe göre ise beyaz kabuklu yumurtalar beyaz ibikli ve kulak memesi beyaz olan tavuklar tarafından yumurtlanıyormuş. İbik ve kulak memesi kırmızı olanlar ise kahverengi kabukları olanları yumurtluyormuş.
Kabuğu hangi renk olursa olsun işte size yumurta ile ilgili bazı faydalı bilgiler: Yumurtayı haşlayıp haşlamadığınızı unuttunuz. Masanın üstünde fırıldak gibi döndürün. Eğer hemen duruyorsa taze yani pişmemiş, biraz daha uzun süre dönmeye devam ediyorsa içi katı yani haşlanmış demektir. Yumurtanın tazeliğini merak ediyorsanız suya koyun, taze ise suda batacak, bayat ise yüzecektir.
Yumurtada hemen hemen hayati tüm vitaminler vardır. Bulunmayan tek vitamin C vitaminidir. Yumurtanın besin değeri yüksek olan kısmı sarısıdır. Akı ve sarısı karıştırılarak, omlet gibi pişirilen yumurtalarda, aktaki bazı maddeler sarıdaki vitaminlerin bir kısmının etkilerini yok ederler.
Kalori açısından et ve süt ile mukayese edildiğinde 55 gramlık bir yumurta, 40 gram yağlı sığır etine veya 100 gram yağlı süte eşdeğerdedir.
Gözlerimiz Neden Çapaklanır?
Neden Saçımız Uzuyor Da Kirpiklerimiz Veya Kaşlarımız Sürekli Uzamıyor?
Aslına bakarsanız, onların hiçbirisi tüy değil, hepsi kıl. Tüyler yalnızca kuşlarda görülüyor, memelilerde görülen yapıların tamamınaysa kıl adı veriliyor.vücudumuzun farklı bölgelerinde bulunan kılların, farklı uzama potansiyelleri bulunuyor ve bu potansiyele eriştiklerinde uzamaları duruyor. Saçlarımızın uzama potansiyeli, diğer tüm kıllardan daha fazla. Bu nedenle de onların maksimum boya erişmeleri çok daha uzun zaman alıyor. Arada sırada saçlarımızı kesmemiz (ya da kestirmemiz) nedeniyle de, sanki sürekli olarak uzuyorlarmış gibi görünüyorlar. Ancak, kaş ve kirpikleri de ucundan ya da köke yakın bir yerden kestiğinizde yine belirli bir boya gelinceye kadar uzadıklarını göreceksiniz.
Matemde Bayraklar Niçin Yarıya İndirilir?
Eski deniz savaşlarının olduğu devirlerde her bir savaş gemisinin direğinin tepesinde dalgalanan kendine özgü renkli bir bayrağı vardı. Bir deniz savaşından sonra yenilen gemi, galip tarafın bayrağını asmak zorundaydı, bunun için de kendi bayrağını yarıya çekerek üstte yer bırakırdı. Günümüzde ise bayrakları yarıya indirmek bir saygı ifadesi olarak kaldı. Milletlerin matem günlerinde, önemli devlet adamlarının ölümünde, diğer milletlerin de bayraklarını yarıya indirmeleri, mateme katılmak anlamında uluslararası bir gelenek haline geldi. Hangi ulustan olursa olsun denizde birbirinin yanından geçen gemilerin, geçiş süresince bayraklarım yarıya indirmeleri geleneği, saygının bir ifadesi olarak günümüzde hâlâ devam etmektedir
Atletler Niçin Saat Yönünün Aksine Koşuyor?
Sağ elini kullanan insanlar, ayakla yapılan hareketlerde de, sağ bacaklarını öncelikle kullanırlar. Bu nedenle de sağ bacakları daha güçlüdür. Sola kavis çizerek koştuklarında, sağ ayak dışarıda kalır. Özellikle kısa mesafe koşullarında, pistin köşelerinde koşucular haifif içe meylederek koştuları için sağ ayağa daha çok yük biner ve koşucu bu kuvvetli ayağı ile sola doğru daha rahat koşar.
İnsanların çoğu sağ ellerini kullanırlar. Erkeklerin sadece %5'i, kadınların ise %3'ü solaktır. Çoğunluğun rahatı düşünüldüğü için de atletler pistte saat yönünün aksi yönde koşarlar. Tabii bu durumda ve özellikle 400 metre koşularında solakların şansı biraz azalmış oluyor.
Deniz Kıyısında Islak Kumda Yürürken Bastığımız Yerler Niye Kurur?
Bir kumsalda kumların üst kısımları çok ıslak olmadığında, kum tanecikleri mümkün olduğu kadar birbirlerine yakın durumdadırlar. Biri üzerlerine basacak olursa, tanecikler sıkışır ve kendilerini yeni duruma göre ayarlarlar.
Bu yeni düzenlemede, hacim ve dolayısıyla kum tanecikleri arasındaki gözenekler artmıştır. Sonuç olarak, su bu yeni ortaya çıkan boşlukları doldurmak için aşağı doğru akar ve ayak izinin kumun geri kalan kısımlarıyla kıyaslandığında daha kuru gibi görünmesine yol açar.
Sirklerde Kılıcı Nasıl Yutuyorlar?
İster inanın, ister inanmayın gösterilerde kılıcı yutanların yaptıkları numara sahte değildir. Gerçekten kılıcı yutarlar. Ana problem gırtlak adalelerini rahatlatmayı öğrenmek, böylece yutkunmaya mani olmaktır. Bu özellik haftalar boyu süren egzersizlerle kazanılabilir. Kılıcın boğazı kesme ihtimali yoktur, çünkü her iki tarafı da keskin değildir, yani kördür. Kılıcın ucu sivri gibi görünür ama midenizin tabanına ulaşamayacak boyda bir kılıç seçerseniz bu da problem yaratmaz. Kılıç ve alev yutmanın büyük ustalarından Dan Mannix, bu konuda 1951 yılında bir kitap bile yazmıştır. Mannix bu işi başarabilmek için haftalar boyunca, günde en az bir saat, kesme ihtimali olmayan bir kılıç ile çalıştığını söylüyor. Birinci problem yutkunma refleksinden çıkmış. Yine haftalarca öğle yemeği yemeyerek, kılıç boğazdan girerken boğazın büzüşmesi problemini halletmiş. Sonunda bir gün kılıcı sokarken boğazı gevşeyebilir hale gelmiş. Mannix işin en zor yanını geçtiğini zannederken esas zorlukla Adem Elma’sı denilen yerin arkasında karşılaşmış. Oradaki kıvrımı da geçmeyi başardıktan sonra, kaburga kemiklerine de dikkat ederek, kılıcı kabzasına kadar yutabilme yeteneğini kazanmış.

Kılıç yutmayı evde kendi kendine öğrenmeye kalkışmak son derece tehlikelidir. Hele bu numarayı yaparken konuşmayı profesyoneller düşünmezler bile. Yutmadan önce ve sonra kılıcın steril hale getirilmesi de çok önemli bir husustur.
Çok az da olsa katlanabilir kılıçları kullanan bazı hilebazlar ortaya çıkınca, Mannix kılıcı gerçekten yuttuğunu ispatlayacak başka numaralara geçmiş. Özel olarak imal edilmiş, çok ince kalınlıktaki, elektrik bağlantıları sadece bir tarafında bulunan, ‘U’ şeklindeki bir neon tüpü yutmuş. Elektrik verilip neon lambası yanınca, ışık vücudunun dışından da görülmüş. Böylece bu tip şeyleri gerçekten yuttuğunu ispatlamış.
Mannix ve asistanları işi öyle geliştirmişler ki, kızgın, kızarmış kılıçları yutma numaraları bile yapmışlar. Tabii önce asbest bir kılıç kınını yutarak.

Kılıç yutmayı evde kendi kendine öğrenmeye kalkışmak son derece tehlikelidir. Hele bu numarayı yaparken konuşmayı profesyoneller düşünmezler bile. Yutmadan önce ve sonra kılıcın steril hale getirilmesi de çok önemli bir husustur.
Çok az da olsa katlanabilir kılıçları kullanan bazı hilebazlar ortaya çıkınca, Mannix kılıcı gerçekten yuttuğunu ispatlayacak başka numaralara geçmiş. Özel olarak imal edilmiş, çok ince kalınlıktaki, elektrik bağlantıları sadece bir tarafında bulunan, ‘U’ şeklindeki bir neon tüpü yutmuş. Elektrik verilip neon lambası yanınca, ışık vücudunun dışından da görülmüş. Böylece bu tip şeyleri gerçekten yuttuğunu ispatlamış.
Mannix ve asistanları işi öyle geliştirmişler ki, kızgın, kızarmış kılıçları yutma numaraları bile yapmışlar. Tabii önce asbest bir kılıç kınını yutarak.
Neden Yapraklar Renk Değiştirir/Dökülür?
Bir yaprağın rengini belirleyen esas faktör, “karotenoid” adı verilen renk pigmentleridir (Havucun turuncu rengini veren b-Karoten gibi). Birçok çeşidi olan bu pigmentler, farklı özel renklere sahiptirler ve yapraklarda her zaman mevcutturlar. Bu pigmentlerin kendilerine has renklerini özellikle sonbaharda görmemizin nedeni ise, soğuk nedeniyle klorofil sentezinin durmasıdır. Ancak soğuğun farklı derecelerde bitki üzerinde etkili olması, bitkinin türü ile de ilişkilidir. Ayrıca bitki bünyesinde depolanan su miktarı da, yaprağın renk kalitesi üzerinde etkilidir. Bitkinin depoladığı su, özellikle kış aylarında kullanılır. Çoğu bitki, depoladığı suyu daha etkin bir biçimde kullanabilmek için ve fazladan su kaybını da önelemek için, kış aylarında yapraklarını döker. Dökülecek olan yapraklarda ayrıca, bitkinin çeşitli metabolik atıkları da bulunur.
Yaprakların dökülmesi ve yapraklardaki renk değişiminin bir diğer nedeni de yine bitki bünyesinde bulunan etilen gazının ve “oksin” adı verilen hormonlarının normal dengelerinde görülen değişimlerdir. Havaların soğuması ile birlikte oksin seviyesinde görülen düşüş ve etilen gazı miktarındaki artış, bitki enzimlerinin selülozu sindirmesine neden olur ve böylece yaprak, gövdeden ayrılır. Soğuk dışında buna etki eden faktörler ise, günlük güneş ışığı miktarı, nem oranı, bitki bünyesinde depolanmış olarak bulunan su miktarı ve rüzgardır.
İğne yapraklı ağaçların (çamgiller) yapraklarını çok az miktarda ve yavaş yavaş dökmelerinin nedeni ise, yaprak yüzeylerinin geniş olmaması nedeniyle bu faktörlerden daha az etkilenmeleri ve yapraklardan su kaybının da oldukça düşük olmasıdır.
Yaprakların dökülmesi ve yapraklardaki renk değişiminin bir diğer nedeni de yine bitki bünyesinde bulunan etilen gazının ve “oksin” adı verilen hormonlarının normal dengelerinde görülen değişimlerdir. Havaların soğuması ile birlikte oksin seviyesinde görülen düşüş ve etilen gazı miktarındaki artış, bitki enzimlerinin selülozu sindirmesine neden olur ve böylece yaprak, gövdeden ayrılır. Soğuk dışında buna etki eden faktörler ise, günlük güneş ışığı miktarı, nem oranı, bitki bünyesinde depolanmış olarak bulunan su miktarı ve rüzgardır.
İğne yapraklı ağaçların (çamgiller) yapraklarını çok az miktarda ve yavaş yavaş dökmelerinin nedeni ise, yaprak yüzeylerinin geniş olmaması nedeniyle bu faktörlerden daha az etkilenmeleri ve yapraklardan su kaybının da oldukça düşük olmasıdır.
17 Mart 2012 Cumartesi
İnsan Saçı Neden Beyazlaşır?
İnsan
vücudunda iki tip kıl mevcuttur. Bunlardan biri yumuşak, kısa, ince açık renkli
ya da renksiz ve vücutta yaygın olarak bulunan, ayva tüyleri de denilen ‘Vellüs
tipi’ kıllar, diğeri ise uzun,sert, pigmente(renk maddesi) sahip, kalın, sakal,
saç, bıyık ve diğer bazı bölgelerde bulunan ‘terminal’ kıllardır. Kirpik ve kaş
gibi bölgelerde yer alan terminal kıllar kısa kalabilir ve büyümesi de
hormonlar özellikle androjenler tarafından düzenlenir. Saç da, kafa bölgemizde
bulunan kıllardan oluşan ve ‘büyüme döngüsü’ denilen, büyüme ve dinlenme
evrelerini içeren döngüler geçirip uzayan kıl kökleridir. Rangi, bulbusdaki
(beyin sapı olarak bilinen ve omuriliğin beyinle olan bağlantısını sağlayan
yapı) melanositler tarafından sentezlenen melanin pigmenti tarafından sağlanır.
Yani melanositler, melanin pigmenti (renk maddesi) yapmakla görevli
hücrelerdir. Melanositler içinde ‘melanozom’ adı verilen hücre içi organelleri
vardır. Melanin sentezi de asıl olarak bu melanozomlarda gerçekleşir. Saçın
grileşmesi yani çoğumuzun söylemiyle beyazlaşmasıysa, bulbusadaki
melanositlerin sayılarının azalmasına bağlıdır. Aslında saçın beyazlaşması
normal koşullarda olağan bir gelişimdir ve bilim insanları tarafından
‘fizyoojik’ olarak kabul edilir. Beyaz ırkta bu durumun 20 yaşın altında
başlamasıysa anormal olarak değerlendirilmektedir. Erken beyazlanma genetik
olabildiği gibi bazı sendromlar nedeniyle de olabilir. Örneğin saçın hızla beyazlaşması
akut ateşli hastalıklarda, hipertiroid gibi ağır endokrin bozukluklarda, yoğun
ruhsal streste, kansızlık, yetersiz beslenme (malnitrisyon) ve kötü huylu
(malign) tümörlerde görülebildiği bilim insanları tarafından açıklanmaktadır.
Ancak beyazlamaya yol açan asıl etken genetik temellidir. Saçın beyazlanmasını
engelleme konusunda hücre nakli çalışmaları deneysel olarak yapılmaktadır.
Kuşlar Su İçebilmek İçin Neden Başlarını Yukarı Kaldırırlar?
Bir fırsatını yakaladığınızda kuşların veya tavukların nasıl su içtiklerine dikkat edin. Suyu ağızlarına aldıktan sonra başlarını yukarı kaldırıyorlar. Düşmanlarını mı kontrol ediyorlar acaba? O da olabilir fakat asıl maksat başkadır. Kuşlar bizim gibi suyu yudumlayamıyorlar. Önce ağızlarına bir miktar su alıyorlar. Sonra başlarını yukarı kaldırdıklarında, ağızlarındaki su aşağı akmaya başlıyor. Yani yer çekiminden istifade ediyorlar. Demek ki astronotlar kuşları deney için uzaya götüremezler. Uzayda yer çekimi olmadan kuşlar nasıl su içerler? Ama uzayda başka bir teknikle kuşlara su verirlerse o başka. :)
Posta Güvercinleri Yollarını Nasıl Bulurlar?
Güvercinlerin üst gagasını kaplayan derinin duyusal sinir hücresine giden ince liflerinde (dendritlerinde) demir içeren maghemit ve manyetit parçacıklara sahip olduğu bulunmuştur. Dendritler üç boyutlu ve oldukça kompleks bir yapıya sahiptir. Dünya'nın dış manyetik alanına çok duyarlı olan, özel yaratılmış bu alıcılar, manyetik alanda meydana gelen değişikliği üç bileşeni ile ayrı ayrı analiz ederek elde ettiği verilere göre yönlendirme yapar. Bu biçimde Dünya'nın manyetik alanıyla etkileşim sağlayan manyetitli hücreler algıladığı verileri sinirlere iletir, sinirler ise bunları elektrik sinyallerine çevirerek beyne yorumlaması için gönderir. İşte güvercin yapısındaki tüm sistemlerin birbiri ile uyum içinde çalışması sayesinde kuş binlerce kilometre uzaklıktaki evinin konumunu şaşmaz bir hesapla tayin edebilir.
Örümcek Ağı Ne Kadar Esnektir?
Örümcekler bütün canlılar gibi mükemmel yaratılışlarıyla
dikkat çekmektedir. Örümcek ağı aynı kalınlıktaki çelik telden iki kat daha
sağlamdır. Ne kadar çekilirse çekilsin bırakıldığında orijinal durumuna
gelebilecek kadar da esnek yaratılmıştır. Bu esneme kabiliyeti günümüzde
üretilen en esnek telin esnekliğinden dört kat daha fazladır. Bu maddeyi yapay
olarak elde etmeyi hâlâ başaramayan bilim insanlarının örümcek çiftliği kurup
örümcekleri sağarak ipliklerini aldıklarını biliyor muydunuz? Yaklaşık 2,5
santimetre boyundaki bu örümceklerden günde hayvan başına 320 metre (yaklaşık
3–5 gram) iplik elde edilir ve bu iplikler kurşungeçirmez yelek yapımında
kullanılır.
Uzaydan Gidip Sağlam Dönenen İlk Canlılar: Able ve Baker
Amerika Birleşik Devletleri, 28 Mayıs 1959 günü saatte 16.000 kilometre hızla yol alan orta menzilli bir Jüpiter balistik füzesinin burun hunisinde Able adında 3.5 kiloluk erkek bir Hint maymunuyla yarım kilo ağırlığında Baker adındaki bir dişi maymunu uzaya fırlattı. Hayvanların kalp atışları, kas tepkileri, kan basıncı, solunumları, ısıları gibi gösterecekleri çeşitli tepkiler uçuşu sırasında radyolarda yayınlandı. Dönüşte kapsülün önce atmosferle teması sonucu , sonrada paraşütle azaldı. Atılıştan 1 saat 33 dakika sonra da Güney Atlas Okyanusu'na indi. Deniz Kuvvetleri, balıkadamları kapsülü Antigua'nın kuzeyinde denizden çıkardılar. Maymunlara hiçbir şey olmamıştı.

Able ve Baker uzaya gidip sağ salim dönen ilk canlılar oldular.Able, uçuş sırasında organlarının tepkisini belirlemek için karnına yerleştirilmiş olan elektrodu çıkarmak amacıyla ameliyat edilirken 1 Haziran 1959 günü öldü. Maymunu ameliyat eden hekimler ölümün uçuşdan değil, anesteziden ileri geldiğini söylediler.

Baker'in karnındaki elektrod ise, 2 Haziran 1959 günü hayvana anestezi yapılmadan ve bir zarar meydana gelmeden çıkarıldı.

Evlilik Yüzüğü Neden Sol Ele Takılır?
Nişan yüzüğünün neden sol ele takıldığını biliyor musunuz? Bu da hiç sorgulamadan hepimizin uyguladığı geleneklerden biri. Yazımızda bunun nedenini bulabilirsiniz.
Nişan yüzüğü sağ ele takılırken, evlenince bu yüzük sol ele geçirilir. Aslında bu gelenek çok eskilere dayanmaktadır. Tarihte ilk evlilik yüzüğünü Mısır prensesi takmıştır. Mısır’da insanların evlenince yüzük takmalarının nedeni yüzüğün dairesel şeklinden kaynaklanmaktaydı. Çünkü “halka” şekli eski Mısır’da başlangıç ve bitişi simgeliyordu. Bu da evliliğin sonsuza dek süreceğini gösteriyordu.
Bu inanış daha sonra yerini bir geleneğe bıraktı. Romalılar döneminde evlenirken yüzük takma adeti iyice yaygınlaştı. Yapılan kazılar, o dönemlere ait ilginç evlilik yüzüklerini su yüzüne çıkarmıştır.
Bunun bir diğer anlamı da kalbe giden tek damarın evliliik yüzüğü taktığımız sol elin yüzük parmağında olmasıdır. Başka hiç bir damarımız kalbe gitmez.
Kaç Uçan Balon Bizi Uçurabilir?
Bu deneyi aslında Amerikada daha önce yapan bir kişi vardır. Bu kişi yaptığı deneyde daha büyük ve güçlü balonları kullanmıştır. Bu deney esnasında kendi güvenini korumak içinde kendini yere bir iple yere bağlamıştır. Fakat ipleri o kadar güçlü bir şekilde balonlar yukarı çekmiştir ki kişi yaklaşık 5 bin metre yerden yükselmiştir. Güvenliği tehlikede olan kişi daha sonra telsizi ile yardım istemiştir. Elindeki tabanca ile kontrollü bir şekilde balonları patlatan bu kişi sonunda zarar görmeden yere inebilmiştir. Fakat hava güvenliğine verdiği zarar gerekçesi ile ağır bir cezaya çarptırılmıştır.
Bu deneyin aslında az bir balon yardımıyla yapılması münkündür. Fakat sokaklarda satılan uçan balonlardan kaçı bize havaya kaldırabilecek güce sahiptir?
30 santimetre küplük bir balon içinde yaklaşık olarak 14 gram ağırlığı rahatlıkla kaldırabilir. Bunun sonucunda ise cisim hiç bir şekilde durmadan yoluna devam edebilir. Yani teorik olarak 2000 tane balon bir kişinin eline verilirse bu balonların kişiyi yanınızdan alması oldukça normaldir. Tabi kullanılan balonun çapı bu durumu etkiliyebilir. Örneğin 3 metre yarıçapındaki bir balondan 3 tane kişiye verilirse bu balonlar o kişiyi rahatlıkla havaya kaldırabilir.
30 metre çapındaki bir balon ise tonlarca ağırlığı kaldırabilir. Aslında zeplinlerde kullanılan teknolojide tamamen bununla aynıdır. Fakat kullanılan hidrojen yanıcı olduğu için büyük tehlikelerle karşılamaşmak mümkün olabilir. Bu tür faaliyetler de bulunan kişiler mutlaka güvenliği üst düzeye çıkarır.
Sabahları Neden Ağız Kokar?
İnsanlar sosyal hayatlarında sürekli bazı sorunlarla karşılaşırlar bu sorunların başında ise yaşadıkları sağlık problemleri gelebilir. Bu sağlık problemleri insanların sosyal hayatlarını olumsuz yönde etkilyebilir. Bu olumsuzlukların sonucunda ise iş hayatında sıkıntı çeken kişiler farklı yollar deneyerek bu sorunların üstesinden gelmeye çalışırlar.
Ağız kokusu da sosyal hayatta insanların başına gelebilecek en büyük sorunların başında gelmektedir. Özellikle rahatsız edici boyutlara gelen bu koku giderilmesi de bir okadar zordur. Ağız kokusunun bilimsel olarak 3 nedeni vardır. Ve bu nedenlerin tedavisi için bir çok yöntem hala bilimsel araştırmalar sonucunda ortaya çıkamamıştır. Tedavi süresince yaşanılan problemler bu sorunların çözünememesinin asıl nedenidir.
Ağız kokusunun asıl nedenlerinden birincisi keton cisimlerinin parçalanmasından dolayı ortaya çıkmaktadır. Bu tür oluşumlar aslında şeker hastalığının bir habercisidir. İkinci olarak ağız kokusuna neden olan faktör diş çürükleridir. Son olarak ağız kokusuna neden olan faaliyet ise yenilen yiyeceklerin ağızda kalması bu yiyeceklerin temizlenmemesidir.
Fakat gün içinde bu tür etkileri azaltmak için bir çok faaliyet ardı ardına gerçekleştiriyoruz. Bunun sonucunda ise ağız kokusu minumum bir seviyeye gelebilmektedir. Uyku halinde ise bu tür faaliyetlerin hiç biri yapılamamakta ve bu faaliyetlerin yapılmaması sonucunda ise ağız kokusu artmaktadır. Bu tür kokulardan korunmanın aslında bir çok yolu vardır en etkili sonucu almak için ise bireylerin uyumadan önce dişlerini fırçalamasında yatmaktadır.
Neden Güleriz?
Bu sorunun aslında hepimize göre farklı bir cavabı bulunmaktadır. Bu cevaplarda yola çıkarak değil aslında bilimsel verilerden de yararlanaran yazımızın içeriğini oluşturacağız. Gülmek en basit tanımıyla sosyal olaylara karşı geçmişten günümüze insanların verdiği bir tepki yani bir tavırdır. Fakat bilimsel olarak bunu bu kadar basit bir şekilde ele almak mümkün değildir.
Doğduktan hemen sonra ağlamaya başlayan bebek yaklaşık 4 hafta sonra gülmeye başlar. Anne ve babasının bu durumdan hoşnut olduğunu anlayan bebek gülme faaliyetini artırır ve sürekli olarak her olaya karşı gülerek tepki vermektedir. Gülmek aslında dışa bir vurum bir tepkidir. Beyinde gülme esnasında salgılanan endorfin ise vücut için oldukça yararlıdır. Acıların unutulmasını sağlayan bu salgı gülme esnasında büyük öllçüde salgılanır.
Gülme esnasında yaşanan kas faaliyetleride bir okadar ilginçtir. Gülme anında birden boşalan kaslar istemsiz olarak bazı hareketlerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Gülme anıında insanların dengelerini kaybettiği ve birden yere yıkıldıkları ise hepimizin gördüğü gerçeklerdir.
Gülmek bazen mutluluğun değil farklı psikolojik tavıların bir sonucu olabilir. Psikologlar hala bu durumu tam anlamıyla çözememiştir. Kişi o an yaşadığı duygulardan yola çıkaran bu tür eğilimlerde bulunabilir. Kişi yaşadığı bir kötü olay sonucunda istemsiz şekilde gülebilir. Ayrıca iş yerinde kazandığı bir zaferi veya yarıştığı yarışmadan güç gösteri için gülme yoluna gidebilir. Bu da olayın daha da ilginç olmasına neden olmaktadır.
İnternet sitelerinden nasıl para kazanılır?
İnternetin insan hayatına girmesinden beri, sanal ortam kişilerin derinliklerine kadar inme imkanı bulmuştur. Her geçen gün daha fazla gelişen ve büyüyen internet dünyasında olmazsa olmaz şeyler internet siteleridir. Her sektörde olabilen internet siteleri, kişilerin internet üzerinde hoş vakit geçirmesini sağlamakla beraber, kimi zamanda kişilere yardımcı olabilmektedir. Bu durum sitenin sektörü ile alakalı olup, gerçekten önemlidir. Çünkü insanlar internet sitelerinden bir şeyler öğrenmek, okumak amacı ile girerken sizin sitelerinizi aracı olarak kullanmaktadır. İnternet sitelerine gösterilen bu yoğunluk ülkemizde son yıllarda “İnternetten para kazanma” kavramını ortaya çıkarmıştır. İnternet siteleri üzerinden para kazanma imkanı ortaya çıkarken, bu durum bir meslek haline gelmiştir. Öncelikle internet sitelerinden en ufak bir kazanç bile elde edilmek isteniyorsa, o siteye internet kullanıcılarının girmesi gerekmektedir. Çünkü internet sitelerinden para kazanmanın en temeli siteye alınan reklamdır. İçerisinde hiçbir şey olmayan siteye reklam verilmez iken, kullanıcılara yararlı ve ziyaretçilerin girdiği sitelere reklam vermek daha mantıklı olmaktadır. Sitenin ziyaretçi yoğunluğuna ve içerik kalitesine göre değişen reklam fiyatları, sitenizin internetten kazandığı para olarak tanımlanmaktadır. Sanal bir site üzerinden yazdığınız, paylaştığınız yararlı bilgiler ile para kazanılabilmektedir. Bunun yanında internet kullanıcılarının sitelerden para kazanmak için kullandığı en yaygın servis Google Adsense’dir. Adından da anlaşılabileceği gibi Google bünyesinde oluşturulan bu servis webmasterların sitelerinden para kazanmasına olanak sağlamaktadır. Google Adsense sitenizi tanıyıp, sitenize koymanız için size reklam vermektedir. Sizde sistemin size verdiği reklamı siteye koymakla yükümlüsünüz. Sitede yer alan reklamlardan para kazanabilmeniz için, sitenize giren kişilerin reklamlara tıklaması gerekmektedir. Bu yönden siteniz ile alakalı reklam içeriği seçmek önemli olduğu gibi, daha çok paralar kazanabilmeniz için sitenizin kaliteli olması da gerekmektedir. Çünkü Google Adsense servisi sitelere aynı şekilde ücret vermediği gibi, sitenin kalitesine göre farklı ücret vermektedir. Bu ücret kimi zaman çok düşük olabilirken, kimi zamanda çok yüksek seviyede olabilmektedir. Ayın son haftasında düzenli olarak, sisteme girdiğiniz hesaba ödeme yapan Google Adsense, internet dünyasında para kazanmak isteyen kişilerin vazgeçilmezlerindendir. Ancak unutulmamalıdır ki, Google Adsense’den kazanç sağlayabilmek için, kaliteli bir siteniz olması gereklidir.
Yüzerken Terler miyiz?
Terlemek sadece sıcak havalarda gerçekleşen bir olay değildir. Vücut eğer fazla yorulmuş veya çok hareket etmişse terleme olayı sürekli devam edebilir. Çevremizde yorucu işlerde çalışan kişilerin her mevsimde terlediği ise bunun kesin kanıtıdır. Bunun sebebi ise vücudumuzda hareketlerimizi sağlayan kaslardır. Kaslar aşırı çalıştırılması ile birden ısı artışı meydana gelmektedir. Bu ısı artışı ter olarak vücut tan atılır. Bu sayede vucüt içinde bozulan ısı dengesi yeniden sağlanmış olacaktır.Bu ısı dengesini sağlamak ise vücudumuz için oldukça kolay ve hızlı gerçekleşen bir aktivitedir. Hayvanlardada görülen bu değişim sürekli olarak kendini yenilemekte ve faaliyetlerine devam etmektedir. Bir çok hayvan bu sayede uyum sağlamakta doğayla olan ilişkilerini güçlendirmektedir.
Peki severek yaptığımız yüzme faaliyetleri sırasında vücudumuzun en temel faaliyetlerinden biri olan terleme gerçekleşir mi? Yüzmek kas hareketlerinin en fazla yapıldığı faaliyetlerinden biridir. Bu spor yapılırken kas hareketleri artarken doğal olarak ta vucüt yeninden ısı dengesini sağlamak için terlemek isteyecektir. Fakat yüzülen suyun sıcaklığı terleme faaliyetlerini denetleyen bir yapıya bürünmektedir.
Eğer su vücudumuzu serinletecek bir soğuklukta ise vücudumuz terlemeyecektir. Ancak uzun süre yapılan bu faaliyette suyun sıcaklığı bazen etkisiz kalabilir. Bu durumda kas o kadar ısınır ki vücut bu değişikliğe karşı suyun soğukluğu bir etki etmez. Vücudumuz bu durumda normal bir şekilde terleme faaliyelerine devam edebilmettedir.
Sizde yüzdüğünüz anlarda terlediğiniz görüp bu merakınıza bir son verebilirsiniz.
Düğünlerde Neden Pasta Kesilir?
Düğünlerde pasta kesilmesi değişilmez ve vazgeçilmez adetler arasında yerini almıştır. Bu adet ne kadar sosyal yapıyı ve ekonomik durumu ele verse de evlenen çiftin düğün hazırlıklarında atlayamacağı bir detaydır. Kadın ve Erkeğin boyunu aian bu pastalar uzun bir kılıç yardımıyla kesilir ve düğün kaldığı yerden devam etmeye başlar.
Daha önceleri ise bereket anlamına gelen buğday arpa gibi tahıllar gelinin başından dökülerek eve huzu ve bereketin gelmesi inancıyla atılır. Gelinin çevresinde bulunan genç kızlar ise gelinden düşen bu tahılların kendilerine isabet etmesi ve kısmetlerinin açılması için yoğun bir çaba göstermektedirler.
Romalılar devrinde başlayan bu buğday atma olayı daha sonra kendisini biraz daha yeniliyerek çağın ahçıları tarafından pasta haline getirildi. Atma alışkanlığından kurtulamayan Romalılar ilk başlarda keki yine gelinlerin başına attılar daha sonra geline ve aileye bereket getirmesi amacıyla kekler ufalanmaya başlandı. Kültürün gelişmesine parelel olarak artık düğünlere getirilen kek ve kuruyemişler yenilmeye başlandı.
Adet hızla dünya genelinde ün kazanarak bir çok Avrupa ülkesinde moda olmaya başladı. İngilizler bu kekleri bir araya getirerek daha görsel ve lezzetli büyük düğün pastaları yapmaya başladılar. Uzun yıllar boyu kullanılan bu kültür bir dönem önemliliğini yitirdi. Daha sonra en eski adet olan buğday atma tekrar düğünlerde kullanılmaya başlandı.
Daha sonraları gelişen Avrupa aşçılık sanatı ile düğün pastaları birbirinden ilginç ve görsel hallere bürünmeye başladı. Bu değişimin ardından pastalar uzun süredir düğünlerin vazgeçilmezleri arasına girdi.
Bir Gün Ne Kadardır?
Normalde bu soruya okuyan tüm kullanıcılarımızın 24 saat diye cevap verdiğini duyuyor gibiyim fakat yapılan araştırmalar hepimizin saniyelerle olsada yanıldığımızı göstermekte. Dünya üzerinde olan coğrafi olaylar ve gelgitler nedeniyle her gün birbirinden farklı sürelerle günü tamamlayabilir. Bunun sonucunda 24 saat olarak bildiğimiz dünyanın kendi etrafındaki tam turu bazen 50 saniye geri veya 50 saniye ileri kayabilir.
Sürekli aksamalara neden olan bu gecikmeden dolayı ise bilim insanları yeni bir arayışa girmiştir. Bunun sonucunda ise saniye kavramına yeni bir tanım getirilerek oluşan bu değişmelerin önüne geçilmiştir. 1967 yılında getirilen yeni tanıma göre sezyum atomunun uyarılmamış olarak iki aşırı ince düzeyi arasında yaptığı geçiş sırasındaki devir sayısı olan 9.192.631.770 olarak kabul edilmiştir.
Bu gelişmenin ardından bir çok bilim insanı ortada olan belirsizliğe bir çözüm geldiği düşüncesiyle yeni saniye tanımı desteklemiştir. Özellikle astronotlar saat kavramının ve Dünyanın tam turunun birbirine eşit olmasıyla daha kaliteli işler ortaya koyabileceklerini vurgulamışlardır.
Fakat bilgisayar üreticileri ve teknoloji pazarlayan firmalar yeni sistemi eski bilgisayarlare entegre etmekte sorun yaşadığı için bu yeniliğe şiddetle karşı çıkmışlardır. Bu tanıma uymayan teknoloji üreten firmalar saniye kavramının tamamen kaldırılması için hala çalışmalarını sürdürmektedirler.
Görme Özürlüler Rüya Görürler mi?
Bütün insanlar rüya görebilmektedir. Fakat gördüğü rüya her zaman görsel içermek zorunda değildir. Bilindiği gibi görme duyusunu yitiren insanların zaman içinde diğer duyularıda oldukça gelişir. Hatta bazı zamanlarda bu duyular diğer insanlarınkinden kat be kat fazla çalışarak süper duyular haline gelebilir.
Gmrne engelli insanlarda gün içinde gözleri dışında elde ettikleri duyuları kullanabilir ve bu sayede rüyalarında bu duyularından elde ettiği deneyimleri görebilmektedir. Fakat yazımızın başında belirttiğimiz gibi bu rüyalar görsel olarak hiç bir şey içermezler.
Eğer kişşi görme duyusunu 5 yaşından önce kaybetmiş ise rüyalarında yine görsel hiç bir şey göremez. Ama Amerika’da 6 yaşından önce görme duyusunu kaybeden 5 çocuğun bazı görselleri gördüğü saptanmıştır. 5 yaşından sonra görme duyusu kaybedilirse o yaştan sonra elde edilen görme rüyaları daha da görsel hale getirebilmektedir. Doğuştan kör olan birinin rüyasında herhangi bir obze veya canlı görmesi kesinlikle imkansızdır.
Çay Ne Zaman ve Kim Tarafından Bulundu?
Çay milattan önce 2737 yılında büyük Çin İmparatoru Shen Nung tarafından bulundu. Bir o kadar ilginç olan bu buluş şu şekilde gerçekleşti. Shen Nung tarafından kaynatılan suyun içine bir kaç çay yaprağı düştü daha düşen yaprakları almaya fırsatı olmayan Nung kaynayan suyun içindeki yaprakların etrafa hoş bir koku yaydığını farketti ve çay bu şekilde bulunmuş oldu.
Shen Nung daha sonra kendisine ait olan yazılı kaynaklarda çayın harareti aldığını uykusuzluğa neden olduğu ve susuzluğu bastırdığını belirtti. Çay isminide ilk olarak bu kültürden alan dünya “Ca” kelimesinde türettikleri kelimeler ile dillerinde Çayın karşılığını sunmuş oldular.
Avrupa’ya 16. yüzyılda gelen bu içecek ilk zamanlarda bir tedavi ilacı olarak kullanıldı. Oldukça değerli olan çay balyaları o dönemde insanlar tarafından para yerine kullanıldı.
Saat Neden Sol Kola Takılır?
İnsanlar bu soruya farklı farklı cevaplar vermektedir. Fakat şuan günümüzde geçerli ve insanlar tarafından bilinen cevap, sağ elini kullanan insanların bu eli ile birden fazla işi yaptıkları ve hareketli oldukları nedeniyle saatlerini sol ellerini taktıkları cevabını vermiştir. Mantıken bakılınca verilen bu cevap doğrudur. Oldukça fazla hareketli olan sağ elde bulunan saatlerin zarar görmesi kaçınılmaz bir olaydır.
Peki sol ellerini kullanan kişiler neden saatlerini yine sol ellerini takmaya devam etmişlerdir? Bu soruya cevabı ise tarih bilimcileri yaptıkları araştırmalar ile vermektedirler. Yapılan araştırma da insanlar tarafından kullanılmaya başlanan ilk saatlerin kolsuz ve zincirli olduğu görünmektedir. Bu saatlerde saat ayarlama vidaları tam 3 hızasında bulunmaktadır. O dönemde yapılan saatler sürekli sorunlar çıkarmakta ve yeniden kurma ihtiyacı duymaktadır. Bu nedenle insanlar hem daha kolay olması açısından saatlerini sol elleriyle tutarak kurmakta ve sağ elleri yardımıyla vidaları çevirmektedirler.
Bu olayların sonrasında ise kordonlu saatlerin çıkması bu alışkanlığın devam etmesine ve insanların saatlerini sol kollarına takmasına neden olmuştur.
İnsan Sesleri Neden Farklıdır?
İnsan sesi birden çok faktörün bir araya gelmesi ile meydana gelmektedir. Bu faktörlerin fazlalığı oluşan sesin farklı olmasına yol açar. İnsan sesi o kadar fazla kişiye özgü bir durumdur ki telefonla konuştuğumuzda sadece ilk kelimesinden karşıdaki kişinin kim olduğunu anlamamız yeterli olacaktır.
Ses telleri kişiye özgü yapılardır. Kısalığı ve uzunluğu seslerin birbirinden farklı olmasına yol açmaktadır. Bu farklılık sonucunda ise uzun ses telleri ince seslere kısa ses telleri ise kalın seslere neden olmaktadır. Bu tür değişiklikler insanların gelişim dönemlerinde sık sık ortaya çıkabilir. Ses tellerinin yanında ayrıca dil diş ve dudak gibi yapılarda sesin oluşmasında önemli bir yere sahiptir. Bu yapılar bir arada sesi oluşturmaz ise çok itici sesler ortaya çıkabilir.
Diş dudak ve diğer etkenlerden etkilenen ses konuşma sırasında nefesinde yardımıyla ortaya çıkmaktadır. Bu durum da ses telleri farklı seslerin oluşmasının başlangıç noktası olarak görevini sürdürmektedir. Ayrıca beyinde göz ve kkulaktan gelen duyular sesin tam anlamıyla oluşmasını sağlayan zihinsel faaliyetlerdir.
Hayvanların konuşamama nedenini ise yine bu yapıların olmamasından kaynaklanmaktadır. Bu yapılar var olmadığı için biliçli şekilde ses çıkarmaları mümkün değildir. Papağan gibi hayvanların konuşması ise tekrarlama ve dinleme yeteneklerindendir. İnsana en yakın yapıda olan şempanzeler dahi bu yapıyı bulundurmaz. Bu yapı var olmuş olsa bile ddiğer faktörler tam olarak kendini gösteremediği için konuşma gerçekleşmez.
Asansör İlk Ne Zaman ve Neden Kullanıldı?
Bir düşünün asansör hiç bulunmamış olsaydı, şimdi şehirlerin görüntüsü nasıl olurdu diye? Biz size söyleyelim, şehirler yatay olarak genişleyecek ama şuan ki gibi katlı binalar ve gökdelenler olmayacaktı. Ne Tayvan’daki 101 katlı bina ne de dünya’nın en yüksek binası olan
200 katlı Burj Dubai binası… Ama asansör bulundu hatta ilk insan taşıyan asansörün bulunma gerekçeleri oldukça ilginç.
200 katlı Burj Dubai binası… Ama asansör bulundu hatta ilk insan taşıyan asansörün bulunma gerekçeleri oldukça ilginç.
Dünya’da ilk asansör, 1743 yılında Versailles Sarayı’nda Kral XV. Louis için kullanıldı. Nedeni ise Kralın rahat etmesi ve metresine kolay ulaşabilmesi. 1743 yılında Kral, kendine özel bir daire tesis ettirmişti. Üst katta metresi yaşarken, alt katta ise kendisi oturuyordu. Aşağıdaki kattan bir yukarıdaki kata ulaşabilmek için asansörü dairesine monte ettirdi ve asansör binanın dışına takıldı. Bu asansör, şuan bizim bildiğimiz ipli mantıkla değil insan gücüyle çalışıyordu. Bu nedenle de adına “Uçan iskemle” denildi. Yani Kral’ın hizmetkarları, iskemleye oturan kralı ağırlık dengelerine göre çekip, Kral’ı sevgilisine hızlı ve zahmetsiz yoldan ulaştırıyorlardı.
Bundan tam 114 yıl sonra ise halk, Elisha Graves Otis sayesinde ilk gerçek asansörü görmüş oldu. Newyork’ta bulunan 5 katlı bir binaya takılan asansör, insan taşıyan ilk asansördü. Her ne kadar daha önce Otis, yük taşıyan asansörler üretmiş olsa da bu tarih, insanlar için bir dönüm noktası oldu. Otis markasını bilirsiniz, halen yüksek katlı binalarda kullanılan asansör markalarının birçoğunun markası Otis’tir.
Türkiye’ye bakacak olursak, 1907′de ilk asansör İzmir’de yapıldı. Yine aynı sene İstanbul Hıdiv Kasrı’nda buhar ile çalışan 3 asansör yapılmıştı.
16 Mart 2012 Cuma
Atatürk'ün Sözleri
- Ey yükselen yeni nesil, istikbal sizindir. Cumhuriyet'i biz kurduk, O'nu yükseltecek ve sürdürecek sizlersiniz.
- Hiçbir şeye ihtiyacımız yok, yalnız bir şeye ihtiyacımız vardır; çalışkan olmak!
- Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bir millet, henüz bir millet adını alma yeteneği kazanmamıştır.
- Gençler cesaretimizi takviye ve idame eden sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.
- Dünyada herşey için, medeniyet için, hayat için, başarı için, en hakiki mürşit bilimdir, fendir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


